PERDELER (tasavvuf ehli ve perdeler)
(Tasavvuf yolunda ilerleyenlerin halleriyle alakalı, İmam-ı Gazali'den R.A.)

Rahman ve Rahim Olan ALLAH'ın Adıyla...

Başka bir fırka ise bu rütbeyi geçmiş ve tarikat yoluna girmeye başlamışlar, marifet kapuları kendilerine açılmıştır. Marifet başlangıçlarından her koku aldıkça hayretler içinde kalmışlardır. Buna sevindi ve bu garib haller kendilerini şaşırttı da, gönülleri hep o tarafa aktı. Başkalarına kapalı olan bu kapıların kendilerine açılmasını düşünür ve ona bağlanırlar. İşte bütün bunlarda kalplerinin buna bağlanmasını ve buna iltifat etmesiyle aldanmış kimselerdir. Sâlikin seyr'ü Sülûk'unda en büyük perde böyle bir noktada saplanıp kalmaktır. Zira ALLAH'u Teâlâ'ya giden yolun hayranlığının nihayeti yoktur. Her noktada böyle şaşıp duraklasa adımları kısalır ve maksadına ulaşamaz.Bu hükümdarın birini görmek için sarayına giderken, sarayın önünde bir meydan, meydan içinde bir bahçede öyle çeşitli çiçekler ve aydınlıklar görür ki, bundan önce böyle şeyler görmemiştir. Hayranlık içinde bunlara baka kalıp da randevu saatini geçiren gibidir.

Diğer bir fırka bunları da geçti. Yoldaki parlaklıklara ve ikramlara aldırış etmedi, yoluna devam etti ve kurb-i Hakk'a vasıl oldu. Ancak bunun tamamen vuslat olduğunu sandılar. Burada durdu ve işi karıştırdılar. Halbuki ALLAH'u Teâlâ'nın nurdan yetmiş bin perdesi vardır. Sâlik bu perdelerden birine yükseldiğinde, tam vuslata eriştiğini sanır. İbrahim aleyhisselâm'ın sözü ile buna işaret edilmiştir. Nitekim ALLAH'u Teâlâ : "İşte o, üstünü gece bürüyüp örtünce bir yıldız görmüş "Bu benim Rabbim ?!" demiş" (6-En'âm:76) buyurmuştur. Bundan murad, gökte parlayan cisimler değildir. Zira İbrahim aleyhisselâm, onları küçüklüğünde de görüyor ve onların ilâh olmadığını biliyordu. Aynı zamanda gökte parlayan tek değil, daha bir çok cisimler de vardır. Cahil bir bedevi bile yıldızları ilâh tanımadığı halde, yüce mevkii ve şerefiyle İbrahim aleyhisselâm, yıldızı Rab kabul edermiydi ? Bunlardan murad, ALLAH'u Teâlâ'nın nur perdelerinden biridir. Bu perdeki sâlikin yolu üzerindedir. Bu perdeler aşılmadan vusûl olmaz. Bunlar birbirinden büyük nurâni perdelerdir. En küçüklerin Kevkeb ve en büyüklerine Şems, aradakilere de Kamer denir. Bu perdelere istiâre olarak yıldız, ay ve güneş adı verilmiştir. İbrahim aleyhisselam'a göklerin melekutu, gizlilikleri durmadan gösterildi. Nitekim ALLAH'u Teâlâ : "Biz İbrahim'e kat'i ilme erenlerden olması için göklerin ve yerin mülkünü de öylece gösteriyorduk" (6-En'âm:75) buyrulmuştur. Birinden diğerine geçerek yükseldi. Her mülâki olduğu hicapta vâsıl olduğunu sandı. Sonra ilerde daha büyük hicap olduğunu görünce, hemen oraya terakki eder ve orada da aynı şekilde vuslat'ı Hakk olduğunu sanır. Sonra daha ilerde başka bir perde görünce o perdeye ve nihayet en yakın olan son perdeye vardığında bu hicâbı daha da büyük görerek vâsıl olduğunu sandı. Sonra bunda da kemâl derecesinden eksiklik görünce; "Hayır, ben böyle geçici şeyleri sevmem. Yer ve gökleri yoktan var edene yönümü çevirdim" dedi.

İşte bu yolun yolcusu, bazı hicâplarda aldanabilir. Meselâ, ilk hicapta duraklayabilir ki, bu ilk hicâp, kulun kendisi ile Rabbi arasındaki zâtıdır. Bu da ALLAH'ın C.C. nurlarından bir nur ve emr-i Rabbanidir. Yani Hakk'ın topyekûn hakikatinin tecelligâhı olan sırr'ı kalb'dir.

O, bütün âlemi ihâta eder, herşeyin sûreti orada tecelli eder, işte o zaman orası alabildiğine parlar. Zira bütün varlıklar olduğu gibi orada açıklanır. Bu Sırr'ı Kalb evvelemirde üzerine perde çekilmişbir pencere gibidir. ALLAH'ü Teâlâ'nın nuru kalbde parlayıp perde kalktıktan sonra, bu kalbin sahibi kalbine bakınca, onun üstün cemâlinden hayretlere düşer ve "E'NEL HAKK" demeğe başlar. İşte burası ayakların sürçtüğü bir yerdir.Şayet bunun daha ilerisi kendisine açıklanmazsa buna aldanır, burada kalır ve helâk olur da ilâhi nurlardan olan küçük bir yıldız'ın tecellisine aldanmış olur. Bundan sonra Güneş şöyle dursun, Ay'a bile yükselemez. Burası sâlikin aldandığı bir yerdir. Çünkü burada parlayan ile parladığı yer birbirine karıştırılıyor. Aynaya akseden bir rengi ayna da gören kimsenin, bunu aynanın kendi rengi sanması ve bardağın içine konan şey ile bardağın renklerinin birbirine karışması gibidir.

Nitekim şair :
"Bardak inceldi, şarap inceldi, birbirine benzediler ve iş karıştı."
"Sanki şarap var, bardak yok veya bardak ve şarap yoktur" dedi.

İşte hristiyanlar da bu göz ile Hz İsâ'ya baktılar. İlâhi nurun kendisinde parladığını görünce şaşırdılar. Yıldızı aynada veya suda görenler gibi. Onu aynada veya suda zannedip elleri ile almak istediler. İşte bunlar aldanmışlardır.

ALLAH yoluna sülûk edenlerin aldandıkları yerler, cildlere sığmayacak kadar çoktur. Bunları son haddine kadar açıklamak bütün mükaşefe ilimlerini izah ile mümkündür ki, buna ruhsat yoktur. Hatta buraya kadar anlattıklarımızı da açıklamaya lüzûm yok denebilir. Zira ALLAH yoluna sülûk eden kimsenin, bunları başkasından duymasına muhtaç olmadığı gibi, bu yola girmeyenlere de bunları duymak bir fayda sağlamaz, belki zarar verir. Çünkü anlamadığı şeyleri duymakla dehşete kapılır. Ancak bunları duymak, içinde bulunduğu gurur ve aldanıştan kurtarması bakımından faydalı olabilir ve işin kendi zannettiği kısa görüş ve muzahraf mücadelesinden daha mühim olduğunu anlar da, Evliyâullah'ın mükaşefelerinden hikaye edilenleri tasdik eder. Bununlar gurur ve aldanışı büyük olanlar yine de eskisi gibi inkarlarında ısrar edebilirler.

(ALLAH Celle Celalühü Razı olsun; İmam-ı Gazali İhya'u Ulûmi'd-din)